26 Nisan 2009 Pazar

Şairlerden öğrendiğim çok şey var...

Herkes yaşadıklarından bir şeyler öğrenir mi bilmiyorum, inatla anlamak istemeyenler vardır herhalde. Ama ben her seferinde bir şeyler öğreniyorum yaşadıklarımdan; her saat, her dakika hatta her an…

Artık öncesini düşünmek yok benim için. Olanları, yaşanmışları. Bundan sonrası var…

Yaşayacaklarım; mutluluklarım, gözyaşlarım, seveceğim insanlar, nefret edeceğim insanlar, gökyüzü, deniz, sevinçler yine olacak bundan sonra……


Bundan sonrası için, farklı şeyler de olacak tabii ki; her şeyi daha yoğun yaşayacağım artık! Ataol Behramoğlu’nun dediği gibi;
Daha çok seveceğim, gökyüzünü daha çok seyredeceğim bundan sonra,
Saatlerce kuşları izleyeceğim, kumsalda uzun uzun yatacağım,
Sonra kızgın kumlardan atacağım kendimi denize…
Zümrüt yeşili kırlarda koşacağım tüm gücümle,
Ve papatyaların arasında bırakıvereceğim kendimi.
Yeni insanlar tanıyacak, yeni kitaplar okuyacağım,

Suyu kana kana içecek, doğaya karışırcasına yaşayacağım bundan sonra!

Bundan sonra kuzey yıldızı benim olacak!


ATAOL BEHRAMOĞLU - YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir seyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Arsız




Hayat dediğin bir martıya benzer,
Arsızdır, paylaşamaz,
Özgürdür, alacağını aldıktan sonra uçup gider...
Oysa ki sensiz bir hiçtir o.
Ona arkanı dönmeyi ne zaman denesen peşinden gelecektir.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Bazen...


Bazen bazen...
Bazen hayat insanı öyle yerlere sürüklüyor ki, buraya nasıl geldim, diyorsun. Ama hayat bu işte! Herşey olabiliyor. Önemli olan, olan şeylerin arkasındaki nedenleri anlayabilmek, anlamlandırabilmek.
Şöyle söyleyeyim; yine bazen öyle anlar yaşarız ki hiç bitmesin isteriz, sonsuza dek öyle sürsün. Hep mutlu olalım isteriz, hep huzurlu, hep sevdiğimiz yanımızda olsun isteriz. Ama öyle değil. Bazen onlardan uzak kalmak gerekiyor, onların değerini anlamak için. Çünkü, insan içinde bulunduğu kabın boyutunu anlamlandıramıyor. Dışına çıkıp bakması gerekiyor.
Bazen mutsuz da olmalıyız, bazen huzursuz, bazen yalnız ki onların değerini anlayalım.
Değerini anladığımız zaman geç de olabilir kim bilir! Belki de ucu ucuna kurtarmışızdır. Belki üzülürüz, ağlarız ama sonunda anlarız. Anlamak hep sonlarda olur. Ağlarken gülmenin değerini, hastayken sağlıklı olmanın değerini, kaybettikten sonra ona sahip olmanın değerini anlarız. En kötüsü ölürken yaşamın değerini anlamaktır ki geri dönüşü yoktur. Umarım hiç birimiz onu yaşamayız.

Aslında yaşam, o kadar güzeldir ki... Her anı değerlidir ve her yaşanan değerlidir. Çiseleyen yağmurun altında ahenkle yürümek gibidir, ya da taze açan çiçekler gibi rengarenktir yaşam. Yeni doğmuş bir tay gibi ayaklarının üzerinde durmaya çalışırken düşsen de bazen, eninde sonunda koşacaksındır. Bazı sokakları çıkmaz olsa da yürüdüğün yolların, çıkar bir yolu vardır inan.
Sevgiyi kaybettiğini düşündüğün anda, şunu düşün: Sevgi bir inci tanesi gibidir, bir midyenin içerisinde doğar. İlk başlarda çok korunaksızdır, midyenin kabukları onun için siper olur. Fakat zamanla büyür ve güçlenir. Artık kimsenin onu incitemeyeceğini, yok edemeyeceğini düşündüğü anda midyenin içinden çıkar. Bu vakitten itibaren herkes ona saygı duyar. Çünkü, artık o çok güçlüdür, çok güzeldir, çok değerlidir. Sevgi, asla yok olmaz ve gerçek sevgi her şeye göğüs gerebilir.

16 Eylül 2008 Salı

Denizi seyretmek istiyorum!
















Denizi seyretmek istiyorum,
Hafif bir meltem saçlarımı savururken
Denizi seyretmek istiyorum,
Martılar gökyüzünde özgürce süzülürken
Denizi seyretmek istiyorum,
Hayatımdan bir gün daha geçip giderken
Denizi seyretmek istiyorum,
Hiç bir şey düşünmeden,
Sadece engin mavi ve ben.
Üzerimde en sevdiğin elbisem,
Ayağımda kırmızı ayakkabılarım
Güneş gökyüzünü kırmızıya bulamışken
Denizi seyretmek istiyorum......

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Sözler-Seçimler-Hayat Memat Meseleleri:)

















Sözler... Ne kadar da önemliler bizim için. Ne çok şey ifade ederler, hayatımızı ne kadar çok etkilerler. Kimi bizi motive ederken kimi moralimizi bozar. Bazen bir tek sözle hayatımız değişir, iyi ya da kötü... Bazen kendimizi düzgün ifade edemez ve söylemek istemediğimiz şeyleri söyleriz sonra onları telafi etmek için başka sözcükler gelir ardından. Hayatımız sözcüklerden ibaret gibidir sanki.
Bazen çok sıkıldığımız, herşeyden vazgeçtiğimiz anda güzel bir söz bizi hayata döndürür: Sevgiliden duyup da havalara uçtuğumuz, yapacağımız projeye bir türlü konsantre olamadığımız zamanlarda okuyup da ilham aldığımız sözler vardır.
Kimi zamansa sözler hiçbir şey ifade etmez, anlamsız sesler toğluluğu gibi görünür. Kısacası sözler bazen herşey bazen hiç birşeydir. Önemli olan hayata bakış açımız, kim olduğumuz, ne istediğimiz ve nereye gittiğimizdir. Yaptığımız seçimlerdir. Rüzgarla savrulan büyük bir selvi ağacına bakıp en üstte salınan yaprağın huzurunu hissedebilmektir. Minik bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı ve masum yüreğini sezinlemektir belki de... Önemli olan, bakmak değil görebilmek, sevilmek değil sevebilmektir...

NOT: Sözlerden bahsetmişken, beni etlikeyen bir sözü de paylaşmak istedim:D

Büyük bir amaç, olağanüstü bir plan sana ilham verdiğinde, tüm düşüncelerin bağlarından kurtulur; zihnin sınırlarını aşar, bilincin her yöne doğru genişler, kendini yeni, büyük, harika bir dünyada bulursun. Uyku halindeki güçler, yetenekler ve özellikler canlanır, rüyalarında bile göremeyeceğin kadar büyük bir insan olduğunu anlarsın. - Patanjali

09 Ağustos 2008 Cumartesi

Sapare aude! (Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!)




















Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare aude!* Sözü, Aydınlanma’nın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenledir ki, bu insanların başına yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizm ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.

Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lutfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler, insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemletip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa, onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir.

Demek oluyor ki, her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.

Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyor. Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var...

*Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!
Yüreklice düşün;
Gir bu yola seve seve! İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer;
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.


Kant’ın Aydınlanma adlı yazısından aldığım bu bölümde, aklı kullanmanın Aydınlama’yı getireceğinden bahsedilirken bunun kolay bir şey olmadığı çünkü, özgürlüğün engellendiği ama bunun aşılamaz da olmadığı vurgulanıyor. Şu zamanda içinde bulunduğumuz durumu bu kadar iyi vurgulayan başka bir yazı bilmiyorum ve diyorum ki; Lütfen artık bilmek ve tanımak yürekliliğini gösterin!

06 Ağustos 2008 Çarşamba

Mutluluk





















Denizin engin maviliğinde buldum seni,
Martıların yiyecek kavgasında,
Günbatımında buldum...

Masum bir çocuğun gözyaşında,
Yağmur damlalarıyla ıslanan bir çiçeğin renginde,
Geceyi aydınlatan yıldızlarda buldum seni...

Kadife yumuşaklığında esen meltemde,
Denize vuran ay ışığında,
Umutla bakan bir çift gözde,
Hayatın tam ortasında buldum...
Nasıl ya da ne zaman olduğu önemli değil belki de...
Eninde sonunda buldum ya seni mutluluk!
Ölsem de bırakmam artık...