17 Haziran 2008 Salı

Cehennem’in Dibine Git


Uzun süredir okumak istediğim bir kitap vardı. Ama okumak için bir türlü vakit bulamamıştım. Geçenlerde bir arkadaşım almış, okumuş, çok beğenmiş ve bana getirdi, bunu okumalısın, diye. Ben de “Evet, artık okumalıyım.” dedim ve bir solukta bitiverdim:)

Kitabın adı; Cehennemin Dibine Git (Açık adı: Şimdi Gidecen Ya, Cehennem’in Dibine Git; Ben Bağrıma Taş Basarım) Erdal Demirkıran’ın bu kitabı, insanı ilk bakışta etkiliyor doğrusu. Kitabın köşesine bir taş iliştirilmiş: Bağır Taşı. O da ne, demeyin. Demirkıran’ın da dediği gibi gerçekten çok işinize yarayacak:)))

Kitapta aşktan, evlilikten, aslında hayattan bahsediliyor. Birşeylere takılıp kalmamaktan, gidecekse peşinden koşmamaktan...

Aşk, sevgi, evlilik hep kısa ve etkileyici hikayelerle anlatılmış. Beni en çok etkileyense Demirkıran’ın Leyla-Mecnun ve Ferhat-Şirin aşkına getirdiği yorum oldu!

Diyor ki;
Sevdin mi Mecnun gibi sevip düşme çöle...
Sevdin mi Ferhat gibi sev hiç olmazsa, git dağ del, su getir köyüne de aşkın bir işe yarasın!

Başka söze ne hacet!!!

16 Haziran 2008 Pazartesi

Derinden Gelen
















Bugün griler giyinmişsin
Anlıyorum...
Ne zamandır ziyaretine gelemedim,
Seyredemedim seni doya doya

Epey sinirliymişsin
Kabarıp duruyormuşsun
Biliyorum sevdiğim
Artık seninle hiç ilgilenemiyorum

Böyle sevgi olur mu diyormuşsun
Olmaz tabii..
Ama ne olur beni mazur gör
Seni çok çok sevsem de
Bırakmak zorundayım peşini

Ne zaman seni görsem
Ne zaman sana dokunsam
Bir hüzün kaplıyor bedenimi
Sarsılıyor yüreğim

Sevginin tezahürü mü bu sarsıntı
Çok sevmek yaramıyor mu insanlara
Bence yaramıyor sevgili
İnsanlar çok sevemiyor

Ancak sen sevebilirsin sonsuza kadar
Sen ki bütün zamana tanıklık etmiş
Büyük savaşlara göğüs germiş
Engin deniz...

14 Haziran 2008 Cumartesi

Hayatın İçinden Felsefi Bir Öykü

Bugün felsefi birşeyler yazmak istedim ve aklıma Petrus Abelardus geldi. Üniversite yıllarımda Betül Çotuksöken’in tercümesiyle okuduğum, Abelardus’un hayatını anlatan “Bir Mutsuzluk Öyküsü”nden çok etkilenmiştim. Hem o dönemden hem de Abelardus’un felsefesinden bahseden çok güzel bir kitap olmasının yanında bana, Felsefe’yi filozofların yaşam öyküleriyle içiçe anlatmanın, Felsefe’yi anlamak ve sevmek açısından daha etkili bir yöntem olduğunu düşündürtmüştü.

İnsanlık tarihinde olduğu gibi Felsefe Tarihi’nde de pek çok öykü gizlidir: Mücadelenin öyküsü, Aşkın öyküsü, vs gibi.

Hep sorulur ya “Felsefe Nedir?” diye. Genelde karşılık olarak şöyle bir cevap verilir: “Felsefe’nin diğer şeylerin tanımı gibi bilindik bir tanımı yoktur. Felsefe yaşamdır!”

"Hadi canım, nerden yaşam oluyormuş, sıkıcı terimler, derin düşünceler, izmler değil mi felsefe?" diyebilirsiniz. Dışarıdan bakınca bunları düşünmekte haklısınız. Belki de felsefe bunlardır, evet ama sadece bunlar değil!

Felsefe yaşamdır, derken şunu kastediyoruz: Nasıl ki yaşamın içerisinde pek çok şey var, felsefenin de içerisinde pek çok şey var. Nasıl ki hayat çok yönlü, felsefe de öyle. Nasıl ki hayat akıp gidiyor ve giderken etrafında var olan herşeyi içine alarak sürüklüyorsa felsefe de aynı şekilde akıp gidiyor...

Filozofların hayatlarına baktığınızda felsefe ile uğraşmanın, onların bir parçası olduğunu, onlar için nefes almak kadar doğal ve vazgeçilmez olduğunu görürsünüz. Öyle ki her hareketleri her kelimeleri felsefi bir eda içerir. Ama sonuçta onlar da insandır ve onların da özel yaşamları vardır, onlar da acı çekerler, onlar da üzülürler, onlar da aşık olurlar.

Okuduğum tüm filozofların maceralı bir yaşamlarının olduğunu farkettim. Hepsi hayatı, farklı ve daha derin yaşamışlar. Petrus Abelardus’da onlardan biri.

Petrus Abelardus, oradan oraya, okuldan okula dolaşarak verdiği diyalektik ve tanrı bilim dersleriyle, girdiği tartışmaların yanı sıra zeki, bilge ve bir o kadar da güzel Heloise ile yaşadığı acı aşk serüveniyle de felsefe tarihinin en gözde filozoflarından biri olmuştur. İşte size onun yaşamından küçük bir parça:

“Abelardus, cinsel eğilimlerden kendisini uzak tutma yönünde ünlü olmasına rağmen, Paris Psikoposluk Meclisi Üyesi Fulbert’in yeğeni Heloise’e karşı koyamamış. Kitabında, Heloise’in doğallığına hayran olduğunu, şaşkınlığını gizleyemediğini söylüyor Abelardus. Eğitim vermesi gerekirken büyük aşk yaşadığı Heloise’le ilişkisi kısa süre sonra duyulan Abelardus, bir süre sonra da Heloise’in hamile olduğunu öğrenmiş. Abelardus, Heloise’le evlenmek istese de genç kadın buna izin vermemiş, evlilik ile felsefe yaşamının birarada yürümeyeceğini söylemiş ama yine de evlenmişler. Fakat Heloise’in dayısı ve adamları onları rahat bırakmamışlar ve Petrus’un Heloise’i bu sıkıntılardan uzaklaşması için bir süreliğine manasatıra göndermesi, bardağı taşıran son nokta olmuş. Fulbert ve adamları, Abelardus’un evine girerek, vücudunun onların canını sıkan şeyleri yaptığı bölümlerini kesmişler. Bundan sonra manastıra çekilen Abelardus, Tanrıbilimle daha derinden uğraşmaya başlamış.“

Bu gerçek öykü, felsefi tartışmalarla sürüp gidiyor. O felsefi tartışmalar da bugünlere kadar geliyor. Aslında tartışılan şeyler de bir farklılık yok. Felsefe, herşeyi tartışıyor, herşey onun alanına giriyor. O, hayatın bir parçası, onu yaşamdan ayırmak mümkün değil!..

12 Haziran 2008 Perşembe

Aşk, Aşk, Aşk dedikleri....




















AşKKK. Hepimizin üzerine basa basa söylediği, hepimizin yaşamak istediği ama hep bulamadığını iddia ettiği, kimini mutluluktan havalara uçuran, kimini yerden yere vuran, içinde; masumiyet, nefret, sevgi, tutku, kıskançlık ve inanılmaz derecede cazibe barındıran üç harfli fail...

Bazılarının hayatı boyunca peşinden koştuğu halde bulamadığı, bazılarının beklemediği anda karşısına çıkan, adına Aşk dediğimiz bu şey aslında; duygu ve davranışların hormonal bir karışımı.

Aşk, kimine göre ruhu besliyor, kimine göre ruhu yıpratıyor. Acaba aşk, ruha hitap etmiyor mu? Geçenlerde bir arkadaşım anlatıyor: “Ne zaman aşık olsam ya da aşık olduğumu düşünsem büyük bir mutluluk sarıyor bedenimi, ruhumu kuşatıyor. Zaman geçtikçe, aşık olduğum kişiyi tanıdıkça, beynimde bir sürü kaygı, endişe dolanmaya başlıyor. İçim içimi yiyor ve ilk başlarda saf ve düşünmeden sadece bakan gözlerim artık şüpheyle, kaygıyla süzmeye başlıyor. En son kendimi sıkıntılı, mutsuz, yorgun ve vazgeçmiş olarak buluyorum. Galiba aşk, eninde sonunda üzüntü getiriyor.”
Öyle mi gerçekten? Aşk, insan yaşamına sıkıntı ve endişe mi getiriyor? Yoksa sıkıntıyı yaratan bizler miyiz? Sıkıntıyı yaratan bizim, bitmek tükenmek bilmeyen, her sözün altında bir artniyet, her davranışın altında bir kötülük arayan kuşkucu yanımız mı?

Belki de aşk tam anlamıyla ruha hitap ediyordur da araya duvarı ören bizlerizdir! Belki de AŞK ve RUH ezelden birbirlerine bağlanmışlardır.....

Mitoloji’de Psyhke(Ruh) ve Eros(Aşk)’un hikayesi vardır.




















Psykhe, bir kralın üç kızının en güzeli idi. O kadar güzeldi ki görenler Aphrodite’i görmüş gibi olur ve ona taparlarmış. Aphrodite, fani bir kıza gösterilen bu aşırı sevgiyi kıskanmış ve bir gün ondan öc almak istemiş. Bunun için de oğlu Eros’dan yardım istemiş. Eros, Psyhe’i bulacak ve onu en çirkin erkeğin metresi yapacakmış.
Ancak Eros, Psyhke’i görünce ona aşık oluvermiş ve onu alıp sihirli bir saraya götürmüş. O günden sonra Eros’la Pyshke, bu ıssız sarayda buluşuyor ve unutulmaz güzel vakit geçiriyorlarmış. Sarayda Psyhke’in istediği herşey varmış. Fakat Psyhke, kendisini çıldırasıya seven Eros’un yüzünü bir türlü göremiyormuş. Bir gün sevgilisinden yüzünü göstermesini istemiş. Güzel Eros, Psyhke’e şu cevabı vermiş:

- Psyhke, aşkımızın sırrını kalbinde sakladığın müddetçe mesut olacaksın, beni görmeyi aklından geçirme, benim kim olduğumu, kimin oğlu olduğumu öğrenme. Bilmeden, tanımadan, körü körüne beni sev, senden gizlenen öğrenmeye çalışarak kendini ıstırap ateşinde yakma, mutluluğunu elden kaçırma.

İnsanoğlunun merakı yine boş durmadı. Kızkardeşlerinin de ısrarı üzerine Psyhke, bir gece Eros uyurken, vazonun içine sakladığı lambayı çıkardı ve kocasının yüzüne doğru tuttu. Ancak gördüğü güzellik onu şaşırtmıştı. Aşkı daha da çok alevlendi. Güzel kocasını öpmek istediği sırada, lambadan bir damla kızgın yağ süzülerek Eros’un omzuna damladı. Uyanan Eros, kanatlanarak uçup gitti ve onunla birlikte saray da yokoluverdi.

Psyhke, büyük bir ıstırap içindeydi. Her yerde güzel Eros’u arıyordu. Son çare Aphrodite’in sarayına gitti. Ama Aphrodite, zaten çok sinirli olduğu bu kızın elbiselerini parçaladı ve ona can sıkıntısı ile hüznü arkadaş olarak verdi. Kızcağız, aşkına sadık olarak bütün acılara katlandı.

Bir zaman sonra omuzu iyileşen Eros, kendisine sadık olan Psyhke’i kendisine eş olarak vermesi ve talihini değiştirmesi için Zeus’a yalvardı. Zeus kabul etti veee Eros, Tanrılar’ın sarayında, ebedi izdivaç bağları ile Psyhke’e bağlandı.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Efsane, Mit, Fal! İnanma Bunların Hepsi Masal! (Mı Acaba?)
















Bu aralar kime gitsem, kimle görüşsem bir fal merakı...

-Hafta sonu ne yaptın?
- Alışverişe çıkmıştım, dolaşırken bir kahve içim, hadi kahve içmişken bir fal baktırim dedim.
-Eee, iyi etmişsin. Peki ne dedi?
-Hiiç işte, hep bildiğimiz şeyler, zırvalayıp durdu.
-Zaten fal da saçma birşey değil mi? Zırvalicak tabii.
-Yok öyle deme ama bazen tutuyor.
-Alalala, sen demedin mi şimdi zırvaladı diye.
-Evet ama arada zırvalıyor, sanırım yorgundu ondan. Bir de çok kalabalıktı, adam yorulmuştur tabii artık.
-Hmm, peki arada sırada biliyor demek. Anladım...

Aslında herkes hayatında bir kere de olsun fal baktırmıştır, baktırmadım diyene pek inanasım yok doğrusu. İçinde biraz gerçek biraz da zırvalık olan bu fal mevzusu aslında geleneksel birşey. İnsanlar tıpkı batıl inançlar gibi, masallar gibi fallarla da kendilerini avutup duruyorlar. Kötü birşey mi? Orası biraz belirsiz...

Falcıya giden pek çok insanın sonrasında çok mutlu olduklarına şahit olduğumu düşünürsem, bu falcıya gitme durumunu, uyuması için annesinin hikaye okuduğu çocuğun durumuna benzetiyorum. İnsanları bir süre gerçeklerden uzaklaştırıp rahatlatıyor ama zamanla alışkanlık yaratıyor. Tıpkı hikayeler gibi...

Peki bunlar bizi gerçeklerden uzaklaştırıyorlar da tamamen uydurma da olabilirler mi?
Fallar, batıl inançlar, mitler, hikayeler, masallar... Nereye kadar hayal gücü olabilirler sizce? Masalları da yazan insanlar, batıl inançları da çıkaran insanlar. Demek ki bir yerinden gerçeğe dokunuyor bunlar! Her şakanın içinde gerçek payı olduğu gibi, her masalın da içinde bir parça realite vardır.

Bizim de bir efsanenin parçası olmadığımızı kim iddia edebilir?