16 Ağustos 2008 Cumartesi

Sözler-Seçimler-Hayat Memat Meseleleri:)

















Sözler... Ne kadar da önemliler bizim için. Ne çok şey ifade ederler, hayatımızı ne kadar çok etkilerler. Kimi bizi motive ederken kimi moralimizi bozar. Bazen bir tek sözle hayatımız değişir, iyi ya da kötü... Bazen kendimizi düzgün ifade edemez ve söylemek istemediğimiz şeyleri söyleriz sonra onları telafi etmek için başka sözcükler gelir ardından. Hayatımız sözcüklerden ibaret gibidir sanki.
Bazen çok sıkıldığımız, herşeyden vazgeçtiğimiz anda güzel bir söz bizi hayata döndürür: Sevgiliden duyup da havalara uçtuğumuz, yapacağımız projeye bir türlü konsantre olamadığımız zamanlarda okuyup da ilham aldığımız sözler vardır.
Kimi zamansa sözler hiçbir şey ifade etmez, anlamsız sesler toğluluğu gibi görünür. Kısacası sözler bazen herşey bazen hiç birşeydir. Önemli olan hayata bakış açımız, kim olduğumuz, ne istediğimiz ve nereye gittiğimizdir. Yaptığımız seçimlerdir. Rüzgarla savrulan büyük bir selvi ağacına bakıp en üstte salınan yaprağın huzurunu hissedebilmektir. Minik bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı ve masum yüreğini sezinlemektir belki de... Önemli olan, bakmak değil görebilmek, sevilmek değil sevebilmektir...

NOT: Sözlerden bahsetmişken, beni etlikeyen bir sözü de paylaşmak istedim:D

Büyük bir amaç, olağanüstü bir plan sana ilham verdiğinde, tüm düşüncelerin bağlarından kurtulur; zihnin sınırlarını aşar, bilincin her yöne doğru genişler, kendini yeni, büyük, harika bir dünyada bulursun. Uyku halindeki güçler, yetenekler ve özellikler canlanır, rüyalarında bile göremeyeceğin kadar büyük bir insan olduğunu anlarsın. - Patanjali

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Sapare aude! (Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!)




















Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare aude!* Sözü, Aydınlanma’nın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenledir ki, bu insanların başına yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizm ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.

Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lutfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler, insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemletip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa, onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir.

Demek oluyor ki, her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.

Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyor. Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var...

*Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!
Yüreklice düşün;
Gir bu yola seve seve! İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer;
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.


Kant’ın Aydınlanma adlı yazısından aldığım bu bölümde, aklı kullanmanın Aydınlama’yı getireceğinden bahsedilirken bunun kolay bir şey olmadığı çünkü, özgürlüğün engellendiği ama bunun aşılamaz da olmadığı vurgulanıyor. Şu zamanda içinde bulunduğumuz durumu bu kadar iyi vurgulayan başka bir yazı bilmiyorum ve diyorum ki; Lütfen artık bilmek ve tanımak yürekliliğini gösterin!

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Mutluluk





















Denizin engin maviliğinde buldum seni,
Martıların yiyecek kavgasında,
Günbatımında buldum...

Masum bir çocuğun gözyaşında,
Yağmur damlalarıyla ıslanan bir çiçeğin renginde,
Geceyi aydınlatan yıldızlarda buldum seni...

Kadife yumuşaklığında esen meltemde,
Denize vuran ay ışığında,
Umutla bakan bir çift gözde,
Hayatın tam ortasında buldum...
Nasıl ya da ne zaman olduğu önemli değil belki de...
Eninde sonunda buldum ya seni mutluluk!
Ölsem de bırakmam artık...

1 Ağustos 2008 Cuma

Karışık

Günler, saatler hızla akıp geçerken,
Ben meltemlerle bile oradan oraya savrulup duruyorum.
Bazen mutlulukları, çok yakından ıskaladığımı düşünerek üzülürken,
Bazen huzursuz küçük şeylerle kendimi avutarak mutlu oluyorum.
Mutlu olmak ya da olmamak insanın kendi elindeyse,
Yaşadıklarımı kendim belirledim, biliyorum.
Henüz en güzel duyguları bile yaşamamışken, kendime sınırlar koymuştum ben.
Nedensiz miydi? Belki, bazılarına göre…
Bana soran olsa herşeyin bir nedeni var.
Ama bazen nedenlerin sağlam dayanakları olmuyor.
Ya da o sağlam dayanaklar, bir anda yıkılıp yokoluveriyor.
Harcadığım zamanlara acıyorum bazen…
Boşuna ördüğüm duvarlara…
Arkasında durduğum katı kurallara…
Herşey o kadar basit değil derken kendi ördüğüm duvarlar ve koyduğum kurallarla, kendi dünyamı basitleştirmişim meğer……
Evet, herşey o kadar basit değilmiş, evet hayat bu kadar tek yönlü değilmiş.
Onu tekdüzeleştiren asıl benmişim.
Engeller koymuşum meğer,
İçime attığım ve kimseye göstermek istemediğim duygularımla bir başıma avare olmuşum…
Umutlarım cebimde çürüyor şimdi, arkamı dönüp bakmak istemiyorum artık.
İleride bir ışık var biliyorum, hatta ışık çok yakında, elimi uzattım, sıcaklığını hissediyorum.
Biraz daha, ah biraz daha çaba diyorum kendi kendime. Artık yıkmalısın duvarlarını, umutların cebinden çıkıp ışıkla aydınlanmalı.
Bir bakabilsen diyorum, göreceksin doğmamış çocuğunun mis kokan yanaklarını ve hiç tatmadığın gerçek sevginin varlığını…
Ve bir gün anlayacaksın, mutluluğun kendini kapatmak ta değil, sevgi dolu kalbini insanlara açmakta olduğunu…