16 Eylül 2008 Salı

Denizi seyretmek istiyorum!
















Denizi seyretmek istiyorum,
Hafif bir meltem saçlarımı savururken
Denizi seyretmek istiyorum,
Martılar gökyüzünde özgürce süzülürken
Denizi seyretmek istiyorum,
Hayatımdan bir gün daha geçip giderken
Denizi seyretmek istiyorum,
Hiç bir şey düşünmeden,
Sadece engin mavi ve ben.
Üzerimde en sevdiğin elbisem,
Ayağımda kırmızı ayakkabılarım
Güneş gökyüzünü kırmızıya bulamışken
Denizi seyretmek istiyorum......

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Sözler-Seçimler-Hayat Memat Meseleleri:)

















Sözler... Ne kadar da önemliler bizim için. Ne çok şey ifade ederler, hayatımızı ne kadar çok etkilerler. Kimi bizi motive ederken kimi moralimizi bozar. Bazen bir tek sözle hayatımız değişir, iyi ya da kötü... Bazen kendimizi düzgün ifade edemez ve söylemek istemediğimiz şeyleri söyleriz sonra onları telafi etmek için başka sözcükler gelir ardından. Hayatımız sözcüklerden ibaret gibidir sanki.
Bazen çok sıkıldığımız, herşeyden vazgeçtiğimiz anda güzel bir söz bizi hayata döndürür: Sevgiliden duyup da havalara uçtuğumuz, yapacağımız projeye bir türlü konsantre olamadığımız zamanlarda okuyup da ilham aldığımız sözler vardır.
Kimi zamansa sözler hiçbir şey ifade etmez, anlamsız sesler toğluluğu gibi görünür. Kısacası sözler bazen herşey bazen hiç birşeydir. Önemli olan hayata bakış açımız, kim olduğumuz, ne istediğimiz ve nereye gittiğimizdir. Yaptığımız seçimlerdir. Rüzgarla savrulan büyük bir selvi ağacına bakıp en üstte salınan yaprağın huzurunu hissedebilmektir. Minik bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı ve masum yüreğini sezinlemektir belki de... Önemli olan, bakmak değil görebilmek, sevilmek değil sevebilmektir...

NOT: Sözlerden bahsetmişken, beni etlikeyen bir sözü de paylaşmak istedim:D

Büyük bir amaç, olağanüstü bir plan sana ilham verdiğinde, tüm düşüncelerin bağlarından kurtulur; zihnin sınırlarını aşar, bilincin her yöne doğru genişler, kendini yeni, büyük, harika bir dünyada bulursun. Uyku halindeki güçler, yetenekler ve özellikler canlanır, rüyalarında bile göremeyeceğin kadar büyük bir insan olduğunu anlarsın. - Patanjali

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Sapare aude! (Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!)




















Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare aude!* Sözü, Aydınlanma’nın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenledir ki, bu insanların başına yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizm ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.

Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lutfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler, insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemletip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa, onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir.

Demek oluyor ki, her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.

Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyor. Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var...

*Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!
Yüreklice düşün;
Gir bu yola seve seve! İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer;
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.


Kant’ın Aydınlanma adlı yazısından aldığım bu bölümde, aklı kullanmanın Aydınlama’yı getireceğinden bahsedilirken bunun kolay bir şey olmadığı çünkü, özgürlüğün engellendiği ama bunun aşılamaz da olmadığı vurgulanıyor. Şu zamanda içinde bulunduğumuz durumu bu kadar iyi vurgulayan başka bir yazı bilmiyorum ve diyorum ki; Lütfen artık bilmek ve tanımak yürekliliğini gösterin!

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Mutluluk





















Denizin engin maviliğinde buldum seni,
Martıların yiyecek kavgasında,
Günbatımında buldum...

Masum bir çocuğun gözyaşında,
Yağmur damlalarıyla ıslanan bir çiçeğin renginde,
Geceyi aydınlatan yıldızlarda buldum seni...

Kadife yumuşaklığında esen meltemde,
Denize vuran ay ışığında,
Umutla bakan bir çift gözde,
Hayatın tam ortasında buldum...
Nasıl ya da ne zaman olduğu önemli değil belki de...
Eninde sonunda buldum ya seni mutluluk!
Ölsem de bırakmam artık...

1 Ağustos 2008 Cuma

Karışık

Günler, saatler hızla akıp geçerken,
Ben meltemlerle bile oradan oraya savrulup duruyorum.
Bazen mutlulukları, çok yakından ıskaladığımı düşünerek üzülürken,
Bazen huzursuz küçük şeylerle kendimi avutarak mutlu oluyorum.
Mutlu olmak ya da olmamak insanın kendi elindeyse,
Yaşadıklarımı kendim belirledim, biliyorum.
Henüz en güzel duyguları bile yaşamamışken, kendime sınırlar koymuştum ben.
Nedensiz miydi? Belki, bazılarına göre…
Bana soran olsa herşeyin bir nedeni var.
Ama bazen nedenlerin sağlam dayanakları olmuyor.
Ya da o sağlam dayanaklar, bir anda yıkılıp yokoluveriyor.
Harcadığım zamanlara acıyorum bazen…
Boşuna ördüğüm duvarlara…
Arkasında durduğum katı kurallara…
Herşey o kadar basit değil derken kendi ördüğüm duvarlar ve koyduğum kurallarla, kendi dünyamı basitleştirmişim meğer……
Evet, herşey o kadar basit değilmiş, evet hayat bu kadar tek yönlü değilmiş.
Onu tekdüzeleştiren asıl benmişim.
Engeller koymuşum meğer,
İçime attığım ve kimseye göstermek istemediğim duygularımla bir başıma avare olmuşum…
Umutlarım cebimde çürüyor şimdi, arkamı dönüp bakmak istemiyorum artık.
İleride bir ışık var biliyorum, hatta ışık çok yakında, elimi uzattım, sıcaklığını hissediyorum.
Biraz daha, ah biraz daha çaba diyorum kendi kendime. Artık yıkmalısın duvarlarını, umutların cebinden çıkıp ışıkla aydınlanmalı.
Bir bakabilsen diyorum, göreceksin doğmamış çocuğunun mis kokan yanaklarını ve hiç tatmadığın gerçek sevginin varlığını…
Ve bir gün anlayacaksın, mutluluğun kendini kapatmak ta değil, sevgi dolu kalbini insanlara açmakta olduğunu…

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Takıldım buna!!!!!!!! Siz de takılın banane!

Alanis Morisette - Ironic (Acoustic) -

Kimim ben?
















Bazen hayatın bir adım önünde gittiğimi düşünüyorum.
Bazen herşey çok eksik, bazense çok fazla görünüyor.
Öyle zamanlar oluyor ki kimse beni anlamıyor.
Çünkü, bazen çok enerjik oluyorum,
Bazense fazlasıyla bitkin.
Kimi zaman düşünceli ve dalgın,
Kimi zaman fevri ve uyanık.
İnsanın kim olduğunu bilmesi gerekiyorsa ben bilmiyorum.
Kimim ben!
Yaramaz bir çocuk mu yoksa
Anlamı arayan bir filozof mu?

17 Haziran 2008 Salı

Cehennem’in Dibine Git


Uzun süredir okumak istediğim bir kitap vardı. Ama okumak için bir türlü vakit bulamamıştım. Geçenlerde bir arkadaşım almış, okumuş, çok beğenmiş ve bana getirdi, bunu okumalısın, diye. Ben de “Evet, artık okumalıyım.” dedim ve bir solukta bitiverdim:)

Kitabın adı; Cehennemin Dibine Git (Açık adı: Şimdi Gidecen Ya, Cehennem’in Dibine Git; Ben Bağrıma Taş Basarım) Erdal Demirkıran’ın bu kitabı, insanı ilk bakışta etkiliyor doğrusu. Kitabın köşesine bir taş iliştirilmiş: Bağır Taşı. O da ne, demeyin. Demirkıran’ın da dediği gibi gerçekten çok işinize yarayacak:)))

Kitapta aşktan, evlilikten, aslında hayattan bahsediliyor. Birşeylere takılıp kalmamaktan, gidecekse peşinden koşmamaktan...

Aşk, sevgi, evlilik hep kısa ve etkileyici hikayelerle anlatılmış. Beni en çok etkileyense Demirkıran’ın Leyla-Mecnun ve Ferhat-Şirin aşkına getirdiği yorum oldu!

Diyor ki;
Sevdin mi Mecnun gibi sevip düşme çöle...
Sevdin mi Ferhat gibi sev hiç olmazsa, git dağ del, su getir köyüne de aşkın bir işe yarasın!

Başka söze ne hacet!!!

16 Haziran 2008 Pazartesi

Derinden Gelen
















Bugün griler giyinmişsin
Anlıyorum...
Ne zamandır ziyaretine gelemedim,
Seyredemedim seni doya doya

Epey sinirliymişsin
Kabarıp duruyormuşsun
Biliyorum sevdiğim
Artık seninle hiç ilgilenemiyorum

Böyle sevgi olur mu diyormuşsun
Olmaz tabii..
Ama ne olur beni mazur gör
Seni çok çok sevsem de
Bırakmak zorundayım peşini

Ne zaman seni görsem
Ne zaman sana dokunsam
Bir hüzün kaplıyor bedenimi
Sarsılıyor yüreğim

Sevginin tezahürü mü bu sarsıntı
Çok sevmek yaramıyor mu insanlara
Bence yaramıyor sevgili
İnsanlar çok sevemiyor

Ancak sen sevebilirsin sonsuza kadar
Sen ki bütün zamana tanıklık etmiş
Büyük savaşlara göğüs germiş
Engin deniz...

14 Haziran 2008 Cumartesi

Hayatın İçinden Felsefi Bir Öykü

Bugün felsefi birşeyler yazmak istedim ve aklıma Petrus Abelardus geldi. Üniversite yıllarımda Betül Çotuksöken’in tercümesiyle okuduğum, Abelardus’un hayatını anlatan “Bir Mutsuzluk Öyküsü”nden çok etkilenmiştim. Hem o dönemden hem de Abelardus’un felsefesinden bahseden çok güzel bir kitap olmasının yanında bana, Felsefe’yi filozofların yaşam öyküleriyle içiçe anlatmanın, Felsefe’yi anlamak ve sevmek açısından daha etkili bir yöntem olduğunu düşündürtmüştü.

İnsanlık tarihinde olduğu gibi Felsefe Tarihi’nde de pek çok öykü gizlidir: Mücadelenin öyküsü, Aşkın öyküsü, vs gibi.

Hep sorulur ya “Felsefe Nedir?” diye. Genelde karşılık olarak şöyle bir cevap verilir: “Felsefe’nin diğer şeylerin tanımı gibi bilindik bir tanımı yoktur. Felsefe yaşamdır!”

"Hadi canım, nerden yaşam oluyormuş, sıkıcı terimler, derin düşünceler, izmler değil mi felsefe?" diyebilirsiniz. Dışarıdan bakınca bunları düşünmekte haklısınız. Belki de felsefe bunlardır, evet ama sadece bunlar değil!

Felsefe yaşamdır, derken şunu kastediyoruz: Nasıl ki yaşamın içerisinde pek çok şey var, felsefenin de içerisinde pek çok şey var. Nasıl ki hayat çok yönlü, felsefe de öyle. Nasıl ki hayat akıp gidiyor ve giderken etrafında var olan herşeyi içine alarak sürüklüyorsa felsefe de aynı şekilde akıp gidiyor...

Filozofların hayatlarına baktığınızda felsefe ile uğraşmanın, onların bir parçası olduğunu, onlar için nefes almak kadar doğal ve vazgeçilmez olduğunu görürsünüz. Öyle ki her hareketleri her kelimeleri felsefi bir eda içerir. Ama sonuçta onlar da insandır ve onların da özel yaşamları vardır, onlar da acı çekerler, onlar da üzülürler, onlar da aşık olurlar.

Okuduğum tüm filozofların maceralı bir yaşamlarının olduğunu farkettim. Hepsi hayatı, farklı ve daha derin yaşamışlar. Petrus Abelardus’da onlardan biri.

Petrus Abelardus, oradan oraya, okuldan okula dolaşarak verdiği diyalektik ve tanrı bilim dersleriyle, girdiği tartışmaların yanı sıra zeki, bilge ve bir o kadar da güzel Heloise ile yaşadığı acı aşk serüveniyle de felsefe tarihinin en gözde filozoflarından biri olmuştur. İşte size onun yaşamından küçük bir parça:

“Abelardus, cinsel eğilimlerden kendisini uzak tutma yönünde ünlü olmasına rağmen, Paris Psikoposluk Meclisi Üyesi Fulbert’in yeğeni Heloise’e karşı koyamamış. Kitabında, Heloise’in doğallığına hayran olduğunu, şaşkınlığını gizleyemediğini söylüyor Abelardus. Eğitim vermesi gerekirken büyük aşk yaşadığı Heloise’le ilişkisi kısa süre sonra duyulan Abelardus, bir süre sonra da Heloise’in hamile olduğunu öğrenmiş. Abelardus, Heloise’le evlenmek istese de genç kadın buna izin vermemiş, evlilik ile felsefe yaşamının birarada yürümeyeceğini söylemiş ama yine de evlenmişler. Fakat Heloise’in dayısı ve adamları onları rahat bırakmamışlar ve Petrus’un Heloise’i bu sıkıntılardan uzaklaşması için bir süreliğine manasatıra göndermesi, bardağı taşıran son nokta olmuş. Fulbert ve adamları, Abelardus’un evine girerek, vücudunun onların canını sıkan şeyleri yaptığı bölümlerini kesmişler. Bundan sonra manastıra çekilen Abelardus, Tanrıbilimle daha derinden uğraşmaya başlamış.“

Bu gerçek öykü, felsefi tartışmalarla sürüp gidiyor. O felsefi tartışmalar da bugünlere kadar geliyor. Aslında tartışılan şeyler de bir farklılık yok. Felsefe, herşeyi tartışıyor, herşey onun alanına giriyor. O, hayatın bir parçası, onu yaşamdan ayırmak mümkün değil!..

12 Haziran 2008 Perşembe

Aşk, Aşk, Aşk dedikleri....




















AşKKK. Hepimizin üzerine basa basa söylediği, hepimizin yaşamak istediği ama hep bulamadığını iddia ettiği, kimini mutluluktan havalara uçuran, kimini yerden yere vuran, içinde; masumiyet, nefret, sevgi, tutku, kıskançlık ve inanılmaz derecede cazibe barındıran üç harfli fail...

Bazılarının hayatı boyunca peşinden koştuğu halde bulamadığı, bazılarının beklemediği anda karşısına çıkan, adına Aşk dediğimiz bu şey aslında; duygu ve davranışların hormonal bir karışımı.

Aşk, kimine göre ruhu besliyor, kimine göre ruhu yıpratıyor. Acaba aşk, ruha hitap etmiyor mu? Geçenlerde bir arkadaşım anlatıyor: “Ne zaman aşık olsam ya da aşık olduğumu düşünsem büyük bir mutluluk sarıyor bedenimi, ruhumu kuşatıyor. Zaman geçtikçe, aşık olduğum kişiyi tanıdıkça, beynimde bir sürü kaygı, endişe dolanmaya başlıyor. İçim içimi yiyor ve ilk başlarda saf ve düşünmeden sadece bakan gözlerim artık şüpheyle, kaygıyla süzmeye başlıyor. En son kendimi sıkıntılı, mutsuz, yorgun ve vazgeçmiş olarak buluyorum. Galiba aşk, eninde sonunda üzüntü getiriyor.”
Öyle mi gerçekten? Aşk, insan yaşamına sıkıntı ve endişe mi getiriyor? Yoksa sıkıntıyı yaratan bizler miyiz? Sıkıntıyı yaratan bizim, bitmek tükenmek bilmeyen, her sözün altında bir artniyet, her davranışın altında bir kötülük arayan kuşkucu yanımız mı?

Belki de aşk tam anlamıyla ruha hitap ediyordur da araya duvarı ören bizlerizdir! Belki de AŞK ve RUH ezelden birbirlerine bağlanmışlardır.....

Mitoloji’de Psyhke(Ruh) ve Eros(Aşk)’un hikayesi vardır.




















Psykhe, bir kralın üç kızının en güzeli idi. O kadar güzeldi ki görenler Aphrodite’i görmüş gibi olur ve ona taparlarmış. Aphrodite, fani bir kıza gösterilen bu aşırı sevgiyi kıskanmış ve bir gün ondan öc almak istemiş. Bunun için de oğlu Eros’dan yardım istemiş. Eros, Psyhe’i bulacak ve onu en çirkin erkeğin metresi yapacakmış.
Ancak Eros, Psyhke’i görünce ona aşık oluvermiş ve onu alıp sihirli bir saraya götürmüş. O günden sonra Eros’la Pyshke, bu ıssız sarayda buluşuyor ve unutulmaz güzel vakit geçiriyorlarmış. Sarayda Psyhke’in istediği herşey varmış. Fakat Psyhke, kendisini çıldırasıya seven Eros’un yüzünü bir türlü göremiyormuş. Bir gün sevgilisinden yüzünü göstermesini istemiş. Güzel Eros, Psyhke’e şu cevabı vermiş:

- Psyhke, aşkımızın sırrını kalbinde sakladığın müddetçe mesut olacaksın, beni görmeyi aklından geçirme, benim kim olduğumu, kimin oğlu olduğumu öğrenme. Bilmeden, tanımadan, körü körüne beni sev, senden gizlenen öğrenmeye çalışarak kendini ıstırap ateşinde yakma, mutluluğunu elden kaçırma.

İnsanoğlunun merakı yine boş durmadı. Kızkardeşlerinin de ısrarı üzerine Psyhke, bir gece Eros uyurken, vazonun içine sakladığı lambayı çıkardı ve kocasının yüzüne doğru tuttu. Ancak gördüğü güzellik onu şaşırtmıştı. Aşkı daha da çok alevlendi. Güzel kocasını öpmek istediği sırada, lambadan bir damla kızgın yağ süzülerek Eros’un omzuna damladı. Uyanan Eros, kanatlanarak uçup gitti ve onunla birlikte saray da yokoluverdi.

Psyhke, büyük bir ıstırap içindeydi. Her yerde güzel Eros’u arıyordu. Son çare Aphrodite’in sarayına gitti. Ama Aphrodite, zaten çok sinirli olduğu bu kızın elbiselerini parçaladı ve ona can sıkıntısı ile hüznü arkadaş olarak verdi. Kızcağız, aşkına sadık olarak bütün acılara katlandı.

Bir zaman sonra omuzu iyileşen Eros, kendisine sadık olan Psyhke’i kendisine eş olarak vermesi ve talihini değiştirmesi için Zeus’a yalvardı. Zeus kabul etti veee Eros, Tanrılar’ın sarayında, ebedi izdivaç bağları ile Psyhke’e bağlandı.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Efsane, Mit, Fal! İnanma Bunların Hepsi Masal! (Mı Acaba?)
















Bu aralar kime gitsem, kimle görüşsem bir fal merakı...

-Hafta sonu ne yaptın?
- Alışverişe çıkmıştım, dolaşırken bir kahve içim, hadi kahve içmişken bir fal baktırim dedim.
-Eee, iyi etmişsin. Peki ne dedi?
-Hiiç işte, hep bildiğimiz şeyler, zırvalayıp durdu.
-Zaten fal da saçma birşey değil mi? Zırvalicak tabii.
-Yok öyle deme ama bazen tutuyor.
-Alalala, sen demedin mi şimdi zırvaladı diye.
-Evet ama arada zırvalıyor, sanırım yorgundu ondan. Bir de çok kalabalıktı, adam yorulmuştur tabii artık.
-Hmm, peki arada sırada biliyor demek. Anladım...

Aslında herkes hayatında bir kere de olsun fal baktırmıştır, baktırmadım diyene pek inanasım yok doğrusu. İçinde biraz gerçek biraz da zırvalık olan bu fal mevzusu aslında geleneksel birşey. İnsanlar tıpkı batıl inançlar gibi, masallar gibi fallarla da kendilerini avutup duruyorlar. Kötü birşey mi? Orası biraz belirsiz...

Falcıya giden pek çok insanın sonrasında çok mutlu olduklarına şahit olduğumu düşünürsem, bu falcıya gitme durumunu, uyuması için annesinin hikaye okuduğu çocuğun durumuna benzetiyorum. İnsanları bir süre gerçeklerden uzaklaştırıp rahatlatıyor ama zamanla alışkanlık yaratıyor. Tıpkı hikayeler gibi...

Peki bunlar bizi gerçeklerden uzaklaştırıyorlar da tamamen uydurma da olabilirler mi?
Fallar, batıl inançlar, mitler, hikayeler, masallar... Nereye kadar hayal gücü olabilirler sizce? Masalları da yazan insanlar, batıl inançları da çıkaran insanlar. Demek ki bir yerinden gerçeğe dokunuyor bunlar! Her şakanın içinde gerçek payı olduğu gibi, her masalın da içinde bir parça realite vardır.

Bizim de bir efsanenin parçası olmadığımızı kim iddia edebilir?