14 Haziran 2008 Cumartesi

Hayatın İçinden Felsefi Bir Öykü

Bugün felsefi birşeyler yazmak istedim ve aklıma Petrus Abelardus geldi. Üniversite yıllarımda Betül Çotuksöken’in tercümesiyle okuduğum, Abelardus’un hayatını anlatan “Bir Mutsuzluk Öyküsü”nden çok etkilenmiştim. Hem o dönemden hem de Abelardus’un felsefesinden bahseden çok güzel bir kitap olmasının yanında bana, Felsefe’yi filozofların yaşam öyküleriyle içiçe anlatmanın, Felsefe’yi anlamak ve sevmek açısından daha etkili bir yöntem olduğunu düşündürtmüştü.

İnsanlık tarihinde olduğu gibi Felsefe Tarihi’nde de pek çok öykü gizlidir: Mücadelenin öyküsü, Aşkın öyküsü, vs gibi.

Hep sorulur ya “Felsefe Nedir?” diye. Genelde karşılık olarak şöyle bir cevap verilir: “Felsefe’nin diğer şeylerin tanımı gibi bilindik bir tanımı yoktur. Felsefe yaşamdır!”

"Hadi canım, nerden yaşam oluyormuş, sıkıcı terimler, derin düşünceler, izmler değil mi felsefe?" diyebilirsiniz. Dışarıdan bakınca bunları düşünmekte haklısınız. Belki de felsefe bunlardır, evet ama sadece bunlar değil!

Felsefe yaşamdır, derken şunu kastediyoruz: Nasıl ki yaşamın içerisinde pek çok şey var, felsefenin de içerisinde pek çok şey var. Nasıl ki hayat çok yönlü, felsefe de öyle. Nasıl ki hayat akıp gidiyor ve giderken etrafında var olan herşeyi içine alarak sürüklüyorsa felsefe de aynı şekilde akıp gidiyor...

Filozofların hayatlarına baktığınızda felsefe ile uğraşmanın, onların bir parçası olduğunu, onlar için nefes almak kadar doğal ve vazgeçilmez olduğunu görürsünüz. Öyle ki her hareketleri her kelimeleri felsefi bir eda içerir. Ama sonuçta onlar da insandır ve onların da özel yaşamları vardır, onlar da acı çekerler, onlar da üzülürler, onlar da aşık olurlar.

Okuduğum tüm filozofların maceralı bir yaşamlarının olduğunu farkettim. Hepsi hayatı, farklı ve daha derin yaşamışlar. Petrus Abelardus’da onlardan biri.

Petrus Abelardus, oradan oraya, okuldan okula dolaşarak verdiği diyalektik ve tanrı bilim dersleriyle, girdiği tartışmaların yanı sıra zeki, bilge ve bir o kadar da güzel Heloise ile yaşadığı acı aşk serüveniyle de felsefe tarihinin en gözde filozoflarından biri olmuştur. İşte size onun yaşamından küçük bir parça:

“Abelardus, cinsel eğilimlerden kendisini uzak tutma yönünde ünlü olmasına rağmen, Paris Psikoposluk Meclisi Üyesi Fulbert’in yeğeni Heloise’e karşı koyamamış. Kitabında, Heloise’in doğallığına hayran olduğunu, şaşkınlığını gizleyemediğini söylüyor Abelardus. Eğitim vermesi gerekirken büyük aşk yaşadığı Heloise’le ilişkisi kısa süre sonra duyulan Abelardus, bir süre sonra da Heloise’in hamile olduğunu öğrenmiş. Abelardus, Heloise’le evlenmek istese de genç kadın buna izin vermemiş, evlilik ile felsefe yaşamının birarada yürümeyeceğini söylemiş ama yine de evlenmişler. Fakat Heloise’in dayısı ve adamları onları rahat bırakmamışlar ve Petrus’un Heloise’i bu sıkıntılardan uzaklaşması için bir süreliğine manasatıra göndermesi, bardağı taşıran son nokta olmuş. Fulbert ve adamları, Abelardus’un evine girerek, vücudunun onların canını sıkan şeyleri yaptığı bölümlerini kesmişler. Bundan sonra manastıra çekilen Abelardus, Tanrıbilimle daha derinden uğraşmaya başlamış.“

Bu gerçek öykü, felsefi tartışmalarla sürüp gidiyor. O felsefi tartışmalar da bugünlere kadar geliyor. Aslında tartışılan şeyler de bir farklılık yok. Felsefe, herşeyi tartışıyor, herşey onun alanına giriyor. O, hayatın bir parçası, onu yaşamdan ayırmak mümkün değil!..

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Abelardus'un hikayesi gerçekten de ilgi çekicidir. Felsefenin yaşamla ne kadar içiçe olduğuna ilişkin iyi bir örnek. Aslında Avrupa'nın Ortaçağ/Skolastik Dönem adı verilmiş ve başat özelliği hristiyan öğretiyle felsenin iki yakasını bir araya getirmeye çalışmak diye özetlenebilecek döneminde Abelardus gibi eşsiz ve dahiyane bir çok filozof da yetişmiş. Enteresan bir dönemdir ve karanlık diye adlandırılsa da felsefenin en verimlice yapıldığı dönemlerden biridir.